Category Archives: Tarihi Makaleler

Hicaz Demiryolu Müslümanların Ortak Hayaliydi

Abdul Aziz

Image via Wikipedia

İkinci Abdülhamid tarafından 111 yıl önce yaptırılmasına başlanan Hicaz Demiryolu, dünya Müslümanlarını ortak bir hedef ve ideal etrafında birleştiren ve Batılı devletleri şaşkınlığa uğratan önemli bir kutsal projeydi.

İcadından kısa bir süre sonra imparatorlukta demiryolu inşaatı için teşebbüsler olmuşsa da ilk demiryolu SultanAbdülmecid döneminde 1856′da işletmeye açılan İskenderiye-Kahire hattı olmuştu. Avrupa’ya bir seyahat yapan Sultan Abdülaziz Osmanlı topraklarına döndükten sonra demiryolları yatırımları yaparak ülke ekonomisini kalkındırma çabası içine girdi.

Demiryolu yatırımları İkinci Abdülhamid döneminde de devam etti. Ancak demiryollarının çoğu Avrupa sermayesiyle yapılıyordu. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Hicaz Demiryolu’nun yapılmasıyla ilgili birçok teşebbüs olmuşsa da bunlar gerçekleşmemişti. Ufuk Gülsoy, “Kutsal Proje, Ortadoğu’da Osmanlı Demiryolları” isimli kitabında arşiv kaynaklarından hareket ederek Hicaz Demiryolu’nun yapılmasını teferruatlı olarak anlatır.

Hicaz Demiryolu

İmparatorluğu parçalanmaktan korumak için insanüstü bir çaba gösteren İkinci Abdülhamit’in gözünde İslam dünyasının en önemli şehirlerini barındıran Arabistan’ın ayrı bir yeri vardı. Bölgeye yapılacak demiryolunun önemini kavrayan sultan 2 Mayıs 1900‘de çıkardığı bir irade ile Hicaz Demiryolu inşaatını başlattı.

Yapılacak demiryolu bölgede yayılmaya çalışan emperyalistler için bir set vazifesi görecekti. Avrupalılar’ın teşvikiyle meydana gelecek ayaklanmalara karşı rahatlıkla ve hızla asker nakledileceği için isyanlar büyümeden bastırılabilecekti. En önemli nokta ise İstanbul’dan Medine ve Mekke’ye demiryoluyla rahat, ucuz, güvenli ve hızlı bir hac seyahati yapılabilecekti. Eşkıya tehdidi altında aylarca süren hac yolculuğu için bu demiryolu çok önemliydi. Hicaz Demiryolu’nun inşasıyla aynı zamanda halife olan İkinci Abdülhamid’in İslam alemindeki itibarının artacağı da muhakkaktı. Avrupalılar’ı şüphelendirmemek için demiryolu projesinin askeri ve siyasi yönünden ziyade dini boyutu ön plana çıkarıldı.

Memurların maaşından kesinti

Padişahın emrinden sonra Hicaz Demiryolu organizasyonu için bir komisyon kuruldu. Komisyonun perde arkasındaki idarecisi Ahmed İzzet Paşa (Arap İzzet) idi. İlk aşamada Mekke’ye kadar yapılması planlanan hattın 4 milyon altın liraya mal olacağı hesaplanmıştı. Bu miktar Osmanlı maliyesi için çok büyük bir rakamdı. Osmanlı bütçesinin yaklaşık yüzde 20′sine ulaşıyordu. Dış borç ödemeleri yüzünden Osmanlı maliyesinin bu parayı bulma şansı yoktu.

Osmanlı yönetimi Hicaz Demiryolu’nun Müslümanlar’dan toplanacak bağışlarla yaptırılmasını bir çözüm yolu olarak benimsedi. Demiryolunun maliyet rakamı büyük olduğu için ne kadar bağış yapılırsa yapılsın gerekli miktara ulaşılamıyordu. Bağışlarla gerekli paranın üçte birine ulaşılmıştı. Bunun üzerine yeni gelir kaynakları devreye sokuldu. Yüksek maaş alan memurların maaşlarından zorunlu kesintiler yapıldı. Yardım pulları, kartpostal ve cüzdanlar çıkarıldı. Yeni harç ve vergiler kondu. Bazı madenlerin işletme imtiyazları Hicaz Demiryolu’na verildi. Kurban derilerinin satışından elde edilen paralar projeye bırakıldı.

İnsanüstü çalışma sayesinde gerekli para toplanmıştı. Hicaz Demiryolu için 1900 yılından 1908 sonuna kadar elde edilen gelirlerin toplamı 3.919.696 liraydı.

Hac yolu üzerinde demiryolu

Hicaz hattı İkinci Abdülhamid’in isteği üzerine tarihi hac yolu boyunca yapılacaktı. İnşaatına 1 Eylül 1900′da başlanan Hicaz Demiryolu inşaatında her milletten mühendis çalıştırıldı. Medine bölgesindeki inşaat ise tamamen Müslüman mühendisler tarafından yapılmıştı. İşçiler çoğunlukla askeri birliklerden sağlanmıştı. Uzmanlık gerektiren işlerde ise Avrupalı işçi ve ustalardan da faydalanılmıştı.

1903′te Amman’a, 1904′te Maan’a ulaşıldı. 1905′te demiryolunda yolcu ve eşya taşımacılığına başlandı.Medine‘ye 1908‘de varıldı. 1464 kilometreyi bulan Hicaz Demiryolu 1 Eylül 1908′de yapılan bir törenle işletmeye açıldı. İkinci Abdülhamid’in tahttan indirilişine kadar bu demiryolu hattı resmi belgelerde “Hamidiye Hicaz Demiryolu” olarak zikredilmiştir.

Şerif Hüseyin bitirilmesini engelledi

Hicaz Demiryolu, 1917′de 1750 km. uzunluğa erişmişti. Demiryolunun en önemli kısımları olan Medine-Mekke ve Mekke-Cidde hatları ise Şerif Hüseyin ve onun tahrik ettiği bedevi şeyhlerin karşı koyması yüzünden yapılamadı. Şerif Hüseyin, demiryolunun Mekke ve Cidde’ye kadar uzatılması halinde siyasi ve askeri gücünün ortadan kalkacağını anlamıştı. Hicaz bölgesinde yeni problemler çıkmasını istemeyen İttihat ve Terakki hükümetleri Şerif Hüseyin ile ilişkilerini bozmadı. Medine-Mekke ve Cidde-Mekke hatlarının yapımından vazgeçildiği resmen bildirildi.

Osmanlı’ya İhanet Eden ve Daha Sonra

Pişmanlık İçerisinde Ölen Şerif Hüseyin

Tamamı bitirilemese de Hicaz Demiryolu, dünya Müslümanlarını ortak bir hedef ve ideal etrafında birleştirmişti. Osmanlı’nın bu demiryolunu yapacağına ihtimal vermeyen Batılı devletler ise şaşkınlıklarını gizleyememişlerdi.

Dünya Müslümanlarının bağışlarıyla kutsal proje

Dış borç ödemeleri yüzünden Osmanlı maliyesi zor durumda olduğu için Hicaz Demiryolu’nun Müslümanlar’dan toplanacak bağışlarla yaptırılması düşünülmüştü. Bu işin gerçekleşmesi için de çok iyi bir organizasyon kuruldu. Dönemin önemli âlimleri meseleye destek oldu. Gazetelerde yazılar yayınlandı. İlanlar asıldı, duyurular yapıldı.

Demiryolu yapımı için Sultan İkinci Abdülhamid 50 bin lira vererek kampanyayı başlatmıştı. Sultanı diğer devlet adamları ve bürokratlar takip etmişti Taşra komisyonlarınca toplanan bağışlar önce vilayet merkezlerine, oradan da bir Osmanlı Bankası veya Ziraat Bankası şubesi kanalıyla İstanbul’a ulaştırıldı. Banka bulunmayan yerlerde ise bağış paraları posta havalesiyle merkeze gönderildi.

Hicaz Demiryolu projesinin yalnız Osmanlılar’ın değil bütün dünya Müslümanlarının ortak eseri olduğu söylenerek başka ülkelerdeki Müslümanlar’dan da yardım istendi. Başta Hindistan, Mısır, Rusya ve Fas’tan olmak üzere Endonezya’dan, Singapur’dan, Güney Afrika’dan, Avrupa’daki bazı İslam cemiyetlerinden, Tunus, Cezayir, İngiltere ve Amerika’dan bağışta bulunuldu. Sade vatandaşların yanı sıra Fas emiri, İran şahı, Buhara emiri devlet başkanları da Hicaz Demiryolu’na bağış yapmıştı.

Osmanlı gibi Hicaz Demiryolu da parçalandı

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Hicaz Demiryolu dört kısma ayrıldı. Hayfa-Semah hattı Filistin’de, Müdevvere-Medine hattı Hicaz Haşimi Krallığı (Daha sonra Suudi Arabistan), Şam-Der’a, Der’a-Semah hattı Suriye’de, Der’a-Müdevvere hattı ise Ürdün’de kaldı.

Hejaz Railway – Saudi Arabia – 1997

Araplar Osmanlıya ihanet etti mi?!

Arap İhaneti Yalanı

Medine Kalesi Osmanlı Askerleri

Tarih bir çok insanın çeşitli roller üstlendiği bir sahnedir ve muazzam yalanlar saklamıştır içinde, patlamaya hazır volkan misali. Sürekli tekerrür eden bu bilim bir şeyler anlatmaya çalışmaktadır aslında, yalvarırcasına! Alınması gereken ibretler vardır onda…

İsmine tarih dediğimiz ve kainat yaratıldığından beri süregelen bu döngü içinde kalmış; küçük gibi görünen fakat ağırlığı altında ezildiğimiz büyük bir leke vardır. Müslüman milletlere atılan en son kazıklardan biridir bu kazık ve bizim tarihimizdedir…

Ve yine tekerrür eden tarih karşısında gereken ibreti alamayan ve siyonizm hayaline hizmet edenler bir kez daha tarihin yalvarışlarına kulak tıkadılar. Ve içimize bu iddiaları atanları desteklercesine Lübnana asker göndermeyi kabul ettiler. Şimdi bugün alınan ve İslam tarihine “leke” niteliğinde geçen bu karar siyonistlerin ekmeğine yağ sürmeyecek mi? Yıllarca yapılan propagandaları haklı çıkaracak elbette. Büyüklük bize hep güvenen Müslümanlara hayal kırıklığı yaşatmak olmasa gerek. Kanada şehit olan bebeklerin kanları dahi kurumadan İsrailin yanında yer almak gerçekten “İhanet” değil mi? Ve yarın Lübnanlı Mücahidlere verilecek cevap “biz sizi sattık” mı olmalı. Bizlere “boş bir menfaat” uğruna neden siyonistlerle bir oldunuz? Diye sorulduğunda vereceğimiz cevap İslam alemini tatmin edecek kadar etkili olacak mı? İşte bu karar “İhanet” yalanının mimarlarını sevindirecek onları haklı bizi haksız duruma düşürecektir.

Arap ihaneti (!)

Yüksek rütbeli Osmanlı subayları Filistin Halkıyla birlikde Kudüs Camiinde yürürken

Birinci Cihan Harbinde Anadoluda ne işleri olduğunun cevabını asla veremeyen işgalcilerin silahla ve zorbalıkla alamadıkları bu topraklara yaptıkları en büyük ihanetlerden biridir Arap ihaneti (!) siyonist ve batı kaynaklı bu iddialar İslam alemini çok derinden sarsmıştır. Birinci Cihan Harbinde Arapların Türkleri arkadan vurduğu, İngilizlerle bir olup Müslüman kardeşlerini sattığı, anlatılıyor bu ülkede yıllardır. Okullara bile giren bu iddia zaten her geçen gün maneviyattan yoksun bırakılan bu ülke evlatlarını, iyice uzaklaştırıyor kardeşlik duygusundan. Efendimizin (s.a.v) irtihali ile Arabistan coğrafyasında başlayan ifsat ve ayrılıklar nasıl İslam´a zarar vermişse bugünkü iddialarda aynı derece islamı zedeleyici bir fitnedir.

Geçilemeyen set: İman!

Birinci Cihan Harbinde bütün imkanlarını kullanarak hain emellerine ulaşamayan güçler şunu anlamışlardı ki; bu millette onlarda olmayan bir şey var ve bu millet topla tüfekle yenilemiyor. Ve yüzyıllardır değişmeyen politikaları olarak, akıllarında muhafaza ettikleri; “kaleyi içten yıkma politikası” üzerinde bir kez daha birleşmişlerdi. Bu İslam alemini birbirine düşürme politikasından başka bir şey değildi… Tanzimattan beri sürdürdüğü batı temayülünü Cumhuriyeti kurduktan sonra esas gayesi olarak kabul eden zihniyet; İslam dünyası ile ilişkilerini de koparma noktasına getirdi. O günlerden beri sürdürdükleri “Arap ihaneti” vaveylasını daha da yüksek sesle söyleyip uçurumun derinleşmesini sağladılar… Ve o sadık kardeşlerine haksızlık ederek hain emeller peşinde koşanların emellerine alet oldullar. Bu gibi fitneleri içimize atanların amaçları İslam kardeşliğinin bir işe yaramadığı hissini vererek hilafetin ilgasına teşvik etmekti. Çünkü hilafet tüm Müslümanları bir kılan, temeli sağlam bir bina idi. İslama zaten her çağda nefretle bakan batı hala bu tutumundan taviz vermiş değildir. Nitekim geçenlerde Vatikandan yapılan, İslamı ve Hz. Muhammedi (s.a.v) hedef alan çirkin sözler batının kininin ne kadar taze olduğunun ispatıdır. Karikatür krizi ile kendine güveni artan batı, basiretsiz İslam ülkelerinin suskunluğu karşısında iyice galeyana gelmiş ve bu bir haçlı seferidir deme cesaretini kendinde bulmuştur. Eğer dinler arası diyalog ve hoşgörü peşinde beyhude koşanlar batıya olan teveccühlerinin yarısını İslam alemine gösterselerdi durum çok daha farklı olacaktı.

Yıkım yada inşa

Fahreddin Paşa'nın Komutasındaki Osmanlı Ordusu Babüsselâm'dan Peygamberin huzuruna girerken

Bu toprakların insanlarına, Arapları bir tehdit olarak göstermek isteyen zihniyetin hala bu emel peşinde koştuğunu bilmeyen yoktur. Hatırlamışken söylemekte fayda var. Türkiye de her geçen gün artan ahlaksızlık ve ifsada karşı ahlaklı ve imanlı bir gençlik yetiştirmeyi kendine şiar edinen ve 30 yıldır bunun mücadelesini veren Milli Gençlik Vakfının kapatılma sebebi şöyle tarif edilmişti: “Demokratik ve laik Türk gençliğine Arapçı bir hayat benimsetme suçu…” Evet adı konulmuş ama tarifi asla yapılmamış bir başka manifestodur Arapçılık…
Bizleri böyle yıpratanlar aynı stratejiyi Araplar üzerinde de uygulamaktadır. Bizleri “Araplar sizi arkanızdan vurdu” diyerek kandırmaya çalışan müstemlekeciler, Arapları da: “Osmanlı size zulmetti ve sizi sömürdü” diyerek kandırmaktadır. Birinci dünya savaşında Lübnanda başarılı olamayan emperyalistler, bir Fransız ajanı göndererek Cemal Paşayı kandırmışlardır. Müslüman kılığına giren bu ajan, Cemal Paşaya bölgesindeki ulemanın hain olduklarını söylemiş ve onların idamına sebep olmuştur. Bu yüzden Osmanlı o bölgede zalim olarak adlandırılırsa, halkın bunda ne kabahati vardır?

Belgelerle çöken ihanet yalanı 

Kadir Mısıroğlunun tespitlerine göz atalım: “Birinci Cihan Harbi´nde Arapların cihad-ı ekber fetvasını dinlemedikleri iddiası ise menfi bir propaganda maksadına bağlı olarak büyütülmüş bir meseleden ibarettir. Evvela şunu unutmamak gerekir bu fetva hilafeti, İslam dünyasında cidden nafiz bir kudret haline getiren 2.Abdülhamid Han hazretleri gibi mübarek bir hükümdara karşı her tarafta derin akisler uyandıran bir ihtilal yaparak iş başına gelen ittihatçı güruhun elinde iradesiz bir oyuncak mevkiine düşen sultan Reşad tarafından ilan edilmiştir. Üstelik hilafetten ziyadeAlman menfaatini temsil etmekte olduğu aşikardı. Ayrıca 400 sene Osmanlı hoşgörüsü altında yaşayan Araplara Türkçe konuşma mecburiyeti getirmek gibi saçmalıklarla dolu İttihatçı idaresinin incelenmesi de Arap aksülamelinin keşfi için zaruridir.”

Araplar üzerinde yapılan propagandalar 

Suudi Arabistan Osmanlı Askerleri Cepheye Giderken

Söylenenlere inat, mezkur zamanda yaşananlara bir bakalım. İngilizler 4 Haziran 1915te Arabistan halkına şu beyannameyi dağıtıyordu: “Sizin mükerrem dininize karşı bizim niyetlerimizi biliyorsunuz. O da şudur ki: İngilizler İslam dinine her suretle ihtiram ve onun büyüklüğü ile tebcil eder. Arabistana hububat gönderiyorduk ancak Türk ve Alman subayları bunlara el koyup aleyhimizde savaşan askerlerini beslediler. Bu kötü niyete karşı İngiltere hükümeti Bilad-ı Arabiyyede oturanların ve hacıların erzak ve yiyecek azlığından dolayı sıkıntıya düştüklerini işitmekte bütün şefkat ve sadakat duyguları harekete gelerek deniz yolu ile Cidde ye yiyecek getirilmesine karar vermiştir.” (Bayur, Türk İnk.Tarihi sy.339-340) İşte yalanlar böyle açıkça söylenmişti. O gün dinimize bu kadar saygı gösterdiğini söyleyen İngilizler, haçlı seferinin neresinde duruyorlardı?

31 Ekim 1914 tarihli bir beyannamede Lord Kitcher Şerif Abdullahı şöyle bilgilendirmişti: “Almanya Osmanlı Devletini altınla satın almıştır. Fakat böyle olmasına rağmen Türkiyenin savaşta tarafsız kalması durumunda İngiltere, Fransa ve Rusya Osmanlının güvenliğini garanti etmiştir. Şayet Araplar da İngiltere ve müttefiklerine destek verirlerse toprak bütünlükleri korunacaktır. Her türlü saldırıda yardım edilecektir.” (N.ZEİNE, Arap-Turkish relations and the emergence of Arap nationalizm,beirut 1958)

Arap aleminden cihada katılım

İran, Osmanlının tarih boyu diş geçiremediği ender devletlerden olmasına ve Osmanlıyla çetin mücadelelere girmiş olmasına rağmen İran ülkesinde şu fetvayı yayınlatarak Sünni- Şii ayrımcılığı yapanlara adeta tokat vurmuştur: “Sünni, İmamı, İsmailli, Zeydi, Vehhabi, Şia, mezhepleri ile bu mezheplerin bütün uleması şu yönde ittifak ve içtima ederler ki: kafirlerin İslam beldelerine saldırısı ve onların insanları öldürmeye, malları yağma etmeye, küfür kelimesini yükseltmeye İslam kelimesini alçaltmaya koyulmaları üzerine kudreti olan her Müslüman için “kafirler ve müşrikleri def” ve din düşmanlarının saldırısını kırmak uğrunda kudreti yettiği ölçüde cihat etmek farzdır.” (Başbakanlık Osmanlı arşivi dâhiliye şifre kalemi numara 48/173)

Mezheplerin bir araya gelerek verdikleri bu fetva, bugünkü Müslüman ülkelere örnek olmalıdır. Ahmedinejatlı İranın bugün yapmış olduğu destansı başkaldırı ve meydan okuma; az önce tebeyyün ettiğimiz fetvayı verenlerinkiyle aynı değil mi?

Ayrıca “Müçtehitlerin cihat hakkında fetva ve emirlerine ait telgraflar Necef ve Kerbeladan meccanen çekilecek ücretleri İçişleri Bakanlığı tarafından karşılanacaktır” (Başbakanlık Osmanlı arşivleri meclis-i vükela numara 198/57 şevval 33) diye fetva veren İranlıların yeri neresidir bu ihanette?

Suriyeli askerler

Irak da bu savaşta Müslüman Türk halkının yanında yer almıştı. Osmanlı ordusunun 23, 25, 26, 27, 42, 43 ve 44. tümenlerinin tümü ve 21, 22, 23, 39, 40 ve 41. tümenlerinin yarısı Suriyeli askerlerden oluşmuştu. 35 ve 36. tümenlerin tamamı ise Irak ve Mezopotamya bölgesindeki Arap askerlerinden oluşuyordu. Osmanlı ordusunda genel toplam olarak 100 binden fazla Arap asker yer almıştı. Iraktaki Şiiler Osmanlı halifesi lehinde propaganda yapmışlardı. Irak aşiretlerinden Uceymi Sadun Paşa bütün harp boyunca Osmanlı Devletine sadık kalmış ve gayretleri ile tüm Irak halkı savaşa iştirak etmiştir.

İsyan eden Mekke Emiri

Savaşa girildikten sonra İstanbuldan Mekke Emiri Şerif Hüseyine de cihada katılması için bir çok telgraf yollanmıştı. Zayıf karakterli Mekke Emiri Şerif Hüseyin çeşitli düşünceler içinde idi ve merkezden gelen baskıyı biraz olsun azaltıp zaman kazanmak için Medine kadısı ile beraber cihada katıldığını ilan etti. Hiçbir zaman savaşacak güçte olmayan 1.500 asker sağlamış ve karşılığında Cemal Paşadan tam 60.000 Osmanlı altını almıştı. Osmanlı´nın savaştan yenik ayrılacağı kanaatine varan Şerif Hüseyin itibarını İngilizlere garanti ettirmekle beraber saf değiştirdi. Yaptığı anlaşmalara göre savaş bitince İngilizler, kurulan yeni Hicazda Şerif Hüseyinin itibarını koruyacaktı. Aslında bu isyanda İttihatçıların tutumu Şerif Hüseyine koz vermişti. Çünkü şerif Hüseyin İttihatçılara güvenmiyor, onları dinsiz sayıyordu. Nitekim yayımladığı isyan beyannamesine besmele ile başlayan Şerif Hüseyin kendisini dindar olarak addetmesine rağmen bir siyonist tuzağa düştüğünü fark edememişti.

Şeyh Ahmed Sunisi ve Mustafa Kemal 

Şeyh Ahmet Sunnisi

Arap Şeyh Ahmet Sunisi Afrikadaki en büyük tarikat olan Sunisi tarikatının şeyhi ve Libyanın reisidir. İlan edilen cihad fetvasını duyar duymaz mücadeleye girişen Ahmet Sunisi, Libyada tüm Müslümanları örgütlemişti. Fizanda Muhammed El Abd, Azcarlarda Sultan Umud Kasım, Nalutta Halife Beni Asker, Trablusgarbda Ahmed El Sunisi, Mısratada Ramazan Süheyli ve daha bir çok isim cihada iştirak etmişti. Bingazi dolaylarından binlerce mücahit Mısıra doğru hareket ederek ilan edilen cihada katılmıştı.

Bunların içinde ayrı bir yeri olan Şeyh Ahmet Sunisiye savaştan sonra Mustafa Kemal şu telgrafı yollamıştır: “Kendileri şimdi Afrikada olsalardı orada belki düşmana vurulacak darbe daha yıkıcı olacaktı. Fakat aramızda bulunmak sureti ile bize kattıkları manevi değer orada bulunmaktan pek fazladır. Sunisi tarikatının büyük müessislerinden olan büyük din adamı Sunisi hazretleri ve pederleri İslam dünyasında büyük bir teşkilatın en mühim simaları olarak tarihe geçmiştir.Türkiye Büyük Millet Meclisi adına sizi hürmetle selamlar ve kendilerine gösterdikleri gayretten dolayı şükranlarımı sunarım.” Mustafa Kemal.

Ve gizlenen gerçek

İşte böylesine mücadelelerle Türk halkının yanında yer alan Müslüman Arapları hainlikle itham edenler elbette bu gerçekleri bilmiyor değiller. Fakat onlar ayrılıkçı bir politika izlediklerinden bunu saklıyorlar. Halbuki Allah Kuran-ı Kerimde; “Bildikleri hakkı saklayanları” lanetlemişti. Allah böyle suistimallerin önüne geçilmesi için bizi Kur´an´da “Mümin kullarıma söyle konuştukları zaman sözün en güzelini söylesinler zira şeytan aralarını açmak ister. Şüphesiz o apaçık düşmandır ” (İsra,53) diyerek uyarmıştı.

En nihayetinde tamamen siyonist ve emperyalistlerin uydurması olarak ortaya atılan Arap ihaneti iddiası tamamen Muhammedi birbirinden ayırmak için uydurulmuştur.

Son söz olarak 

Kudüs, Osmanlı Ordusu

Ne Araplar Türkleri vurdu iddiası sona ermiştir ne de Türklerin Arapları vuramayacağı garantidir. Lübnana asker gönderme olayı da bu küllenen yarayı yeniden deşmek isteyenlere muazzam bir malzeme vermek için yeterli değil midir? Maalesef AKP hükümeti oyuna gelmiş, siyasi çıkarları açısından yararlı olacağını zannettiği bu yanlış düşünce ile asker göndermeyi kabul etmiştir. Bu meselede Türkiyenin hiçbir kazancı olmayacağı gibi, aksine oradaki Hizbullahla da karşı karşıya gelmeyi göze alacaktır. Zaten yaşanan ve bilerek kaşınan; Arap- Türk, Şii- Sunni çatışmaları vahim bir hal alacak. Arap kardeşlerimiz; “Siz hep bizi kurtarmak için asker gönderirdiniz, şimdi siyonistlerin safında ne işiniz var” dediklerinde, Başbakanımız “menfaatlerimiz icabı” diyebilecek mi çok merak ediyorum. Bu Yahudi fitnesine kanmak Hizbullaha savaş açmak manasına gelir. Maalesef Türkiye Hükümeti kararını vermiş ve o vahim tabloyu beklemektedir. Şimdi Müslümanlara düşen son görev ise bu yalanlarla zaman kaybetmeden yeni bir dünyanın kurulması için var gücü ile çalışmaktır. Arap- Türk gibi ırkçı sözleri bırakıp, Allahın boyası ile boyanma vaktidir. Bir millet vardır o da Kur´an´da belirtilen; millet-i İbrahimdir.

Yararlanılan Kaynaklar:

Kadir Mısıroğlu: Filistin Dramının Düşündürdükleri.
Prof. Dr. Metin Hulagü: Osmanlı´nın Son Umudu “Panislamizm”
İrfan C. Acar: Lübnan bunalımı ve Filistin Sorunu. XXIV. dizisi – Sa. 5

anadolugenclik.com.tr

This slideshow requires JavaScript.

Menemen’de tam olarak ne olmuştu

Bazı konularda kalem oynatmak zordur. Çünkü bu konularla ilgili olarak doğru ya da yanlış ‘kaziye-i muhkemeler’ oluşmuştur ve tekrarı anlamsız ya da sıkıntılıdır…
Menemen Vakası da zor konulardan birisidir. 1930 Yılı Aralık Ayı’nın 23’ü sabahı, İzmir’in Menemen İlçesi’nde, sabah namazı sonrası birkaç saat içerisinde gerçekleşmiş bir olaydır bu ve o günden beri konuşulur, tartışılır…

1930 Yılı Aralık Ayı’nın 23’ü, sabah namazından sonraki birkaç saat içerisinde, İzmir’in Menemen İlçesi’nde tam olarak ne olmuştur peki?..
Bunca yıl geçtikten sonra bu sorunun cevabı aslında net ve açık olmalıdır değil mi? Çünkü meydana geldiği zaman ortalığı ciddi şekilde karıştıran, bölgede sıkıyönetim ilan edilmesine sebep olan ve o günden sonra Menemen’in ve Menemenlinin üzerine neredeyse kabus gibi çöken; dahası yıllardır anlatılagelmekte olan bir olaydan bahsediyoruz.
Menemen Vakası, kısaca: 23 Aralık 1930 sabah saatlerinde, esrarkeş oldukları kesin olan 6 kişinin (Derviş Mehmet, Şamdan Mehmet, Sütçü Mehmet, Emrullah oğlu Mehmet Emin, nalıncı Hasan ve Ali oğlu Hasan); 8 ya da 10 kişinin sabah namazı cemaati olarak bulunduğu Müftü Camii’ne girerek, üzerinde kelime-i tevhid ve Fetih Suresinden bazı ayetler yazılı olan yeşil bir sancağı alması ve Derviş Mehmet’in belediye meydanında merakla çevrelerini sarmaya başlayan insanlara; kendisinin mehdi olduğunu, Menemen’in 70 bin kişilik bir ordu tarafından sarıldığını söylemesi ile başlar.
Esrarkeş mürteciler!..
Meydana dikilen sancak, etrafında dönüp duran bir grup ve sabah sabah bu tuhaflığı şaşkınlıkla seyreden insanlar. Olayı görüp yaklaşan Jandarma Bölük Komutanı Yüzbaşı Fahri Bey ne olduğunu sorar, derviş Mehmet ona, ‘Ben Mehdi’yim bana kimse karışamaz’ der. Bunun üzerine kalabalığın yanından ayrılan Yüzbaşı Fahri Bey, durumu telefonla Alaya haber verir. Sonrasında Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay, beraberinde bir takım askerle, olay mahalline gelir. Kubilay, ellerinde çakaralmaz bir tüfekle ortalığı karıştıranların üzerine yürüyüp ikisinin kafasını birbirine vurur. Bu arada gruptan birinin elinde bulunan tüfekle yaralanır, kendisiyle beraber gelen ve yanlarında mermi bulunmayan askerler etrafa dağılır; Kubilay yaralı halde kaçmaya çalışırken, öldürülür. Bu arada Alaydan yetişen askerler makineli tüfekle ateş açarak Mehmet’lerden üçünü (Derviş Mehmed, Şamdan Mehmed, Sütçü Mehmed) öldürüp, birini (Emrullah oğlu Mehmed) yaralar. İki Hasan ise karambolde kaçar ve daha sonra Manisa’da yakalanırlar. Olaylar sırasında Şevki ve Hasan isimli iki bekçi de ölmüştür.
6 Kişilik irticai kalkışma!..
Menemen Vakası dediğimiz şey; hepi topu 6 kişinin, Menemen’de bir sabah vakti giriştikleri bir olaydır ve hülasa ettiğimiz bu tabloyla alakalı olarak 75 senedir yazılıp çizilenler de, ana hatları bu olan çerçevenin biraz genişletilmesi ve süslenmesinden ibarettir.
Olayların ardından Menemen, Manisa ve Balıkesir’de sıkıyönetim ilan edilir ve Divan-ı Harp kurulur. Menemen olayına sebep olan 6 kişinin Manisa’dan başlayıp Menemen’e kadar süren yolculukları sırasında geçtikleri ve uğradıkları yerlerden insanlar tutuklanır. Menemen’de olay sırasında orada bulunanlardan bazıları da tutuklanır.
Menemen olayları ile alakalı tutuklamalar, İstanbul’a, Konya’ya hatta başka bazı yerlere uzanır ve 6 esrarkeşin sebep olduğu bu olay irticai bir kalkışma olarak lanse edilmeye başlanır.
General Mustafa Muğlalı’nın başkanlığında kurulan Divan-ı Harp, 2 hafta kadar süren duruşmalarda, 37 idam kararı alır. Bunlardan 9’unun yaşları küçük olduğu için değişik cezalara çevrilir ve 28’i infaz edilir. İdam edilenler, olaylara sebep olanlara sigara, ip satan ya da yolculukları sırasında görüştükleri insanlardır.
1930 senesinin 23 Aralığı sabahı Menemen’de meydana gelen bu olayın irticai bir kalkışma olduğu iddiası, yıllardan beridir tekrarlanır durur. Oysa olay; öncesi, meydana gelişi ve sonrası ile birçok bilinmeyeni barındırmakta ve irticai bir kalkışma olmaktan çok, bir tertip, bir tezgah olma ihtimali daha ağır basmaktadır.
Tekrarlayıp durmak yerine…
Esrarkeş 6 kişi ile irticai kalkışma olmayacağı; böyle bir girişime niyetlenilse bile bunun için Menemen’in düşünülebilecek en son yer olacağı bir kenara, 1930 senesi Aralık Ayının ve Menemen’in başka özelliklerinin bu olay için sebep teşkil etmesi kuvvetle muhtemeldir.
Bizzat Atatürk tarafından kurdurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın İzmir ve havalisinde beklenmeyen bir ilgi görmesi ve bu arada Menemen’de belediye başkanlığı seçimini kazanması gibi gelişmelerin bu olaydaki rolünün ne olduğu ciddi şekilde araştırılmaya muhtaçtır.
Konu uzun ve zor; yer ise az. Son söz ise şu: Menemen Vakası’nın irticai bir olay olduğu tezini sürekli olarak işleyip durmak yerine, Menemen’de hakikaten ne olduğunun, tarihin objektif kriterleriyle araştırılıp ortaya konulmasının zamanı gelmiş ve geçmektedir.

Ekrem KIZILTAŞ
26.12.2005 Milli Gazete

Arşiv Belgeleri

This slideshow requires JavaScript.

Şeyh Sait İsyanı

Şeyh Sait

Ne Söylediler

Necip Fazıl Kısakürek

Necip Fazıl Kısakürek (Yazar): “Şeyh Said’in Ingilizlerin adamı ve müstakil Kürtlük ideali peşinde olduğu şeni biryalandır. Öyle olsaydı ilk başarılarının ardından cenup [güney] istikametinde sınıradoğru sarkar, Irak Kürtleri ve Ingilizlerle irtibat kurar ve davasına, gerilerini veyardım kaynaklarını sağlamış olarak bellibaşlı bir çevre içinde girişirdi. Bu vaziyette,Türk hükümetinin dine karşı tavrı da, kendi devletinin nizamını kurmak varken onufazla alakalandırmamak gerekirdi. O, dini zedelenmeye doğru giden bir Türk gibihareket etti ve neticelerini hiç düşünmeden kendi öz hükümetini, Ankara’yıtoslamaya davrandı. Bu davranışın sakameti [yanlışlığı] yanında samimiyeti açıktırve Şeyh Said’e, Mahkeme’de verdiği cevaptan da anlaşılacağı gibi, Kürtlük gayretive Ingilizlerle irtibat zilleti isnat etmek vicdansızlıktır.. Bütün bu hadiselerin seyri degösterir ki, Şeyh Said dış ve yabancı desteklerle alakalı olmaksızın sırf kendi başınave sadece inancı uğrunda hareket etmektedir.”(129)

Kadir Mısıroğlu

Kadir Mısıroğlu (Yazar): “Şeyh Said’i isyana icbar ettiler. Gözdağı vermek için. Şartları öyle hazırladılar.Ama Şeyh Said Kürtçü değildir. Şeyh Said kurbandır. Aferin iyi yaptı diyemem,onun hareketiyle zulmün ceberruti gücü sabit oldu; başkaları isyan etmemektemazur oldu. Ama hesap yanlışı yaptı, bu kadar insanın öldürülmesine sebep oldu.Yalnız şarka, onu ezerek gözdağı vermek istediler.”(127)

Kadir Mısıroğlu’nun Videosu İçin Tıklayın

Continue reading →

Siyonist Katil İsrailin Vahşet Tarihi

SİYONİST KATİL İSRAİL’İN KATLİAMLARLA  DOLU TARİHİ:

II. Dünya Savaşı’nın ABD ve müttefiklerin zaferiyle bitmesiyle Filistin sorunu BM’ye taşındı. Kasım 1947’de Filistin’in biri Yahudi öteki Arap olmak üzere iki devlet arasında paylaşılmasına karar verdi. Yahudiler bu kararı kabul ederken Araplar reddetti ve İsrail-Filistin Savaşı başladı. 14 Mayıs 1948’de BM paylaşım planı uyarınca David Ben-Gurion tarafından İsrail Devleti’nin kuruluşu ilan edildi. 24 saat sonra, Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak orduları saldırıya geçerek İsrail topraklarına girdiler. Kuruluşu bu kadar netameli bir devlet olan İsrail, ilk kez Türklere saldırdı ancak tarihinde birçok katliam var.

 

Yıl 1946. İsrail örgütü Irgun’un 22 Temmuz tarihinde Kral Davud Oteli’ne düzenlediği saldırıda, aralarında İngilizler, Araplar ve Yahudilerin bulunduğu 96 kişi hayatını kaybetti. Aynı örgütün 1948 yılında Deir Yasin Köyü’ndeki katliamında ise 254 Filistinli can verdi.

Continue reading →

Ulu Hakan II. Abdulhamit Han

II.Abdulhamit Han

Bir Osmanlı sultanına reva görülen bu muameleye katkı sağlayan Sultan Abdülhamid’i tahtan uzaklaştıranların çoğunluğu Âlim, Paşa,Yazar …

Tarihçi Yılmaz Öztuna 23 Mayıs 2006 tarihli makalesinde şöyle yazmış:
“31 Mart 1909 ayaklanması, BIS (British Intelligence Servis) tarafından tertiplenmiş, imparatorluk politikasında henüz çok toy olan İttihatçılar’a icra ettirilmiş, iğrenç bir eylemdir. Hedef, Sultan Abdülhamîd’i tahttan indirmekti. Maksat hâsıl oldu.”

Meşhur Dr. Rıza Nur Sultan Abdülhamid’e karşı çıkanlardan; hatta hatıralarında Sultan Abdülhamid aleyhine yer yer ağır

Dr. Rıza Nur

ifadeler var. Buna rağmen Cumhuriyet dönemini anlatırken şunları yazmaktan kendini alamamış:

“Hürriyet imha edildi. Yeni bir zulüm ve istibdad dönemi başladı. Bu zulüm ve istibdad Abdülhamid’inkinden de İttihadçılarınkinden de dehşetli oldu. Zavallı Hamid kaç kişiyi asmıştı. Hiç… Hele hiç hırsızlık etmedi, hiç fuhuş yapmadı, hiç israfta bulunmadı. Bilakis memlekette bunların önüne geçmeye çalıştı idi. Bu devre bakınca insan Abdülhamid aleyhine kıyam ettiğine utanıyor.”(1)

“İttihadçıların halini görünce Abdülhamid aleyhine çalıştığıma utanmış, ne büyük günah işlemişim demiştim. Bunu görünce Abdülhamid’e de İttihadçılara da rahmet okuyor, aleyhlerine çalışmakla ettiğim günahların affını ALLAH’dan diliyorum.” (2)

Rıza Tevfik de Sultan Abdülhamid’e karşı çıkanlardan; hatta kendi ifadesiyle, 31 Mart komplosunu tertipleyenlerden biri. Seneler sonra Sultan Abdülhamid’den “özür dileyen” bir şiir yazmış.
Necip Fazıl Kısakürek bu şiiri 1947′de Büyük Doğu’da yayınladığı için bir süre hapis yatmış. Rıza Tevfik’in hastane yatağında şunları söylediği naklediliyor:

Mason Teyfik Rıza

“Ben bu şiiri Türk milletine hakaret kasdıyla değil, tamamıyla aksi olarak, Türk milletini ölüme götüren bir zümreyi

Mason Selim Sırrı Tarcan

teşhir ve Abdülhamid Han’a edilen iftiraları tespit gayesiyle yazdım. 31 Mart vakasını tertiplediği isnadı altında tahtından alaşağı edilen büyük hükümdar, bu isnadla, sade iftiraların değil, tertiplerin de en hainine hedef tutulmuştur. 31 Mart’ı tertipleyen İttihatçılar ve bu işe memur edilenler arasında bizzat ben varım. 31 Mart’ı kışkırtma ve körükleme işini Selim Sırrı ile Rıza Tevfik idare etti. Hasta yatağımdan söylediğim bu sözlere tarih kulak kabartsın.”(3)

Sultan İkinci Abdülhamid’in aleyhinde faaliyet gösterenlerin elebaşçılarından biri olan feylâsof Rıza Tevfik, devlet elden gidince korkunç pişmanlığını dile getiren, “Sultan Abdülhamid Han’ın Ruhâniyetinden İstimdat” adlı mersiyesinde şöyle feryad eder:

Continue reading →

İnkılaplar İçin Asılan Alimleri Unutmadık!

 

Dünya üzerinde gelişmiş ne kadar ülke mevcutsa bakınız hepsinde mutlaka inkılaplar ve ilerleme hareketleri yaşanmıştır. Meselâ Almanya’da 1920’li yılların başında yaşanan Eğitim alanındaki o müthiş devrim veya İtalya’da yaşanan Ağır Sanayi İnkılabı, Amerika’daki şehirleşme İnkılabı bu sosyal hareketlere örnek gösterilebilir. Dünyada bu mühim gelişmeler yaşanırken elbette Türkiye’de de devrimler yaşanıyordu. Hem de peş peşe. Avrupa’da yaşanan bu devrimlere karşılık bizde yaşanan devrimlerin ne olduğunu merak mı ediyorsunuz? O halde buyurun kısaca devrim tarihimiz; 25 Kasım 1925: Kıyafet devrimi. “Şapka iktisası” kanunlaştı. Eskiden giyilen başlık türlerini bırakın giymeyi, hakkında yazı yazmak bile yasaklandı. Continue reading →

Srebrenitsa Katliamı

TANIKLARIN DİLİNDEN

“Dünya bu katliama seyirci kaldı!”

(Hatice Mehmedoviç)

Bundan tam on iki yıl önce, 11 Temmuz 1995 yılında Srebrenitsa’da Sırpların gerçekleştirdiği katliamın en yakın tanıklarından olan Srebrenitsalı Anneler Derneği Başkanı Hatice Mehmedoviç’in, Potoçari Şehitliği’nde İHH ekibine anlattığı acı dolu hikayesi:

Ben Srebrenitsa’da yaşıyordum. Srebrenitsa zaten benim şehrim, burada doğdum. En güzel ve aynı zamanda en zor günlerimi burada geçirdim. Çocuklarım burada doğdu. İlk oğlum doğduğunda duyduğumuz sevinci kelimelerle anlatmak mümkün değil. Bunlar güzel günlerdi, ama Srebrenitsa’da daha sonra çok zor günler yaşadık. Benim için en zor günler ise bütün ailemi kaybettiğim günlerdir. Continue reading →

Başbağlar Katliamı

Başbağlar ve Sivas Katliamını Derin Devlet Planladı

2 Temmuz 1993 Sivas olaylarından hemen sonra, 5 Temmuz 1993’te, Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar Köyü’nü basan katiller sürüsü, 33 sivili katledip köyü ateşe verdiler. Katiller, bu katliamı “Sivas’ın intikamı” için işlediklerini hem köylülere sözlü olarak anlattılar, hem de bıraktıkları bildiride bunu açıkça ilan ettiler. 100’e yakın katilin işlediği bu cinayet sonucu yapılan yargılamada sadece bir kişi mahkum oldu.

MADIMAK’IN İNTİKAMI

Köyü basan caniler tarafından köylülere tam 1.5 saat propaganda yapıldı ve öldürülmek için seçilen erkeklere neden öldürülecekleri anlatıldı. 2 Temmuz’da Sivas’ta çıkan olaylarda hayatını kaybedenlere karşılık katledilecekleri ifade edildi. Propagandadan sonda köyün tüm erkekleri kurşuna dizildi ve 28 kişi hayatını kaybetti. Daha sonra köy ateşe verildi ve 214 ev, köy okulu ve köy camii yakıldı. Bu yangınlar sırasında da 1’i çocuk, 4’ü kadın, 5 kişi öldü. O gün Başbağlar’da toplam 33 kişi can verdi. Katliamın ve kundaklamanın ardından köye bırakılan bildiride, “Sivas’ın intikamı alındı” deniliyordu.

Continue reading →

El-Cezeri

Su toplama sistemleri ve pompalar

Diyarbakırlı El-Cezeri (Temsili Resim)

Suriye – Hama şehrinde bulunan Asi (Orontes) Nehri üzerindeki dev su değirmenleri

Suriye – Hama şehrinde bulunan Asi (Orontes) Nehri üzerindeki dev su değirmenleri

Su nakil ve pompa sistemlerinin keşfine kadar insanlar suya ulaşma konusunda olukça sıkıntı içerisindeydiler. Yerleşimler genelde nehir kenarlarında veya suya yakın bölgelerde kurulsa da, su seviyesindeki mevsimsel değişimler büyük sıkıntı oluşturuyordu. Dahası debisi düşük sulardan kapları doldurmak ve onları şehirlere nakl etmek de uzun süre problem oldu.

Bu sıkıntılar insanları zamanla bir çözüme zorladı. Medeniyetler kendi fikirleri ve diğer uygarlıkların birikimleri ile ortaya çeşitli buluşlar koydular.

Kaldıraç (Shadoof) Sistemi:


Mısır su nakil sistemi(Shaadof) kaldıraçların kullanımını gösteren gravür

Antik Mısırda yazın seviyesi düşen Nil’in alçakta kalan yatağından suyu almak için kaldıraç sistemikullanılmaktaydı. Mekanizma  ortadan sabitlenmiş uzunca bir çubuğun ucuna bir kovanın bağlanmasından oluşuyordu. Denge ağırlığına sahip kovanın bağlandığı çubuk, ortasında kurulmuş iki ayak tarafından destekleniyordu. Gayet iş görür bir yapıya sahip sistem uzun asırlar etkili bir biçimde kullanıldı. Mısır, Kuzey Afrika, Mezopotamya ve Anadoluya yayıldı. Elân Mısır’ın bazı bölgelerinde ve Anadolu’nun ücra yerlerinde bu mekanizmanın kullanımına rastlamak mümkündür.

Continue reading →

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 40 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: